Bazen olmuyor:(

Eğer çok yorgunsam koşmuyorum, bedenimi dinliyorum, koşmamam gerekiyorsa koşmuyorum. Evet yapmam gereken antremanlar var, uymam gereken bir program var ama eğer bedenim buna izin vermiyorsa kendimi zorlamıyorum.

Hayatın koşmak dışındaki diğer şeyleri beni çok yoruyor bazen ve böylesi zamanlarda zihnimi ve bedenimi dinlendiriyorum. Fazla yorgunluk beni gergin, sinirli bir insana dönüştürüyor . O zaman anlıyorum eline bir kürek alıp herkesin ağzına vurmaya çalışmaktansa sakince köşeme çekilip dinlenmek bana daha iyi geliyor. 

Koşmak değil de hırs bünyeye zararlı bence. Yaptığımız her şeye, her zaman sakinlikle ve sevgiyle yaklaşmak gerek. Evet bir günden diğer güne maraton koşamayacağını bilmek, her gün aynı performansı gösteremeyeceğini kabul etmek ve sırtın belin ağrıdığında daha sonra hiç koşamaz hale gelmemek için dinlenmek lazım. 

Spor yapanların en büyük derdi sakatlanmaktır, peki ya benim gibi iki defa skolyoz ameliyatı geçirmiş ve hali hazırda engelli kontenjanından koşuyorsanız? Ehh o zaman işte nerede durmak gerektiğini de bilmek şart. Bugün duruyorum, durmak zorundayım, böyle hissediyorum ve en acayip kısmı programımı uygulayamadığım için çektiğim bu vicdan azapları 😦  

#koşaslıkoş #duraslıdur 

Köşemden bildiriyorum :))

Herkese ve herşeye rağmen koşmak

Bizde toplumsal hastalıktır birisi güzel bir şey yapıyorsa mutlak eleştiri ve bir beğenmezlik alır başını gider. Birincisi bizim millet her şeyi bilir, her konuda uzmandır. Ehh hal böyle olunca söyleyecek lafları da çok oluyor. 

Ne zaman yeni bir şey yapmaya başlasam hemen çatlak sesler yükselir. Genel olarak bizde yeni deneyimler yaşamak gereksiz ve yersizdir üstelik çoğunlukla da dalga konusudur. 

Bizim memlekette “maymun iştahlı” diye bir tabir vardır. Toplumda kabul gören tip, hayat boyu aynı şeyi yapan, aynı evde oturan, macera peşinde koşmayan, sabit kişidir. Bu kişi ne uzar ne de kısalır. Olduğu yerde sabit durur, dünya üzerindeki günlerini olduğu yerde geçirir ama toplum bu tipi sever. Bu tip tutarlı insan  olarak algılanır ne yazık ki…

Nerede benim gibi meraklı, hevesli, heyecanlı, macera sever kişi varsa, toplum bu kişileri hoş karşılamaz. “Maymun iştahlı” kişilik işte budur. 

Cahil ve geri kalmışlığımızın asıl sebebi de bu aslında ama kim farkında?

Mesela ben çok meraklı bir kişiyim, tür çeşit zamanlarda tür çeşit şeye merak sararım. Meraklandığımda başlarım okumaya, araştırmaya, izlemeye. Benim bu halim ailemde ve arkadaş çevremde hep dalga konusudur. “Bu bitince sırada ne var?” diye sorarlar. Bunu soranlar  hayatlarında bir tutkuya kapılıp gitmemiş, yemek, içmek, gezmek, televizyon izlemekten öte bir hayatları olmamış, pratikte ortaya hiçbir şey koymamış insanlardır ve aslında sadece sinir bozarlar. Elimden gelse gülüp geçicem ama sinirleniyorum işte…

Benim gibi tipler bazen de “uçuk” olarak adlandırılırlar  ve bu benim gurur duyduğum bir durumdur. 

“Uçalım o zaman bebişim”

Neyse konu esasında çevremdeki tüm muhalefete rağmen koşmakla ilgili. Şunu anlıyorum ki bizim toplumumuzda spor sadece sakatlanmakla alakalı bir konu, sporun faydasından çok zararını konuşuyoruz hep. Spor sadece çocuklar için faydalı o da boyu uzasın diye 🙂 misal çocuk spor yapmasa 150cm olacakken, basketbol oynayınca 180cm olacağı zannedilir, hiç alakası yoktur oysa. 

Eğer yaşınız otuzlara ve hatta daha üzerine gelmişse artık sporun zararları iyice gündeme gelir. Evde kek, börek pişirip popoyu büyütenler en sağlıklı hayatı mı yaşıyorlar acaba?

İnsanın doğası kanepede oturmaya değil hareket etmeye daha uygundur ve hareketin yaşı olmaz dostlar. Önemli olan bedeni dinleyebilmek ve bilinçli olmaktır. Doğru  akılla yapılan spor yaşamın bir parçasıdır, üstelik her zaman faydalıdır. 

Adam elinde sigara, önünde içki bardağı oturduğu yerden koşanların sakatlanacağı ya da kalp hastası olacağına dair ahkam keser, böyle tiplere itibar etmeyiniz.  Maymun iştahlı ve uçuk tiplere itibar ediniz, üstelik ne  kadar çok konuda ne kadar çok şey bildiklerini görünce şaşıracaksınız:))

Bugün koşuyorsam ömür boyu sürmek zorunda değil, sırada ne olacağını şimdiden düşünmedim ona da o zaman bakarım diyorum. 

Seviyorsan koş bence, sıkılırsan başka şey yaparsın önemli değil. 

Not: Mesela bir yazı yazarsın okuyan arkadaşın konuyla değil de yazım hatalarını düzeltmeyle ilgilenir. Neden? Çünkü yazmak kötüdür, bırak yazma zaten yazamıyorsun demek ister inceden. 

Kötüdür bizde bir şey yapmak.  

Okumak iyidir 2

Okumayı sevenler bu tarafa gelsin. Gerçi son zamanlarda okuma konusunda epeyce sıkıntı yaşıyorum nedendir bilinmez, ya okuduklarım ruhumu sıkıyor, ya çabuk çabuk bitsin istiyorum ya da okumaya değer kitaplar bulamıyorum. Bunun iki sebebi olabilir bence, birincisi tam bir hız zamanında yaşıyor oluşumuz ve hiçbir şeye sabır gösteremeyişim ya da yaşla ilgili bir tahammülsüzlük.  Bilemiyorum… 

Sadece çok ilgimi çeken şeyleri okumaya dayanabiliyorum, bu bakımdan  Haruki Murakami’nin kitabı tam da dişime göreydi, hemen okudum, çok sevdim. Aynı yazarın Sputnik Sevgilim adlı romanını bitirememiştim mesela. Ya çevirisi çok kötüydü ya da başka bir şey bilemiyorum , hatta bu kitabı alırken de , umarım okurum diye düşünmüştüm. Neyse korktuğum gibi olmadı. 

                

Sadece koşmakla olmazmış

Özgür Tetik’le ilk buluşmamızda aklıma kazınanlardan biriydi. “Sadece koşmak yetmez.” 

Evet yıllarca yoga yaptığım için esnek ama yeterince kuvvetli değilmişim. Hafif bozuldum itiraf etmeliyim. Ne yani halterci olacak değilim ya koşuyorum öylesine, amaç ölmeden koşmak. Ölmek derken cidden ölmekten bahsediyorum. Kalp krizi falan öyle şeyler. Ama işte cehalet kötü şey, kuvvet olmayınca koşulamıyor da aslında. Kuvvetlendikçe koşuyormuş insan, ilk olarak bunu öğrendim. Yani sadece koşmuyoruz, yanına kuvvet egzersizleri de yapıyoruz. Koşmadan önce ısınıp, koştuktan sonra güzelce esnetiyoruz her bir yanımızı. Mesela ben üşendiğim için koşu sonrası stretchingleri yapmıyordum bir ara, bacaklarım kasılıp, baldırlarımdaki acıdan kıvranmaya başlayınca aklım başıma geldi. Hiç hoş değildi. Ben de hemen bir spor hekimine gittim. Neden? Çünkü ziyadesiyle endişeli bir insanım da ondan. Sonuç? Kas gevşetici bir krem ve masaj önerdi. Bu arada o kasık halimle İstanbul Yarı Maratonu’nda 10K koştum. Bu da bana bir ders oldu. Neymiş? Sadece koşmakla olmuyormuş.  


Bir bilene sormalı

Kasım / Mart arasında kendi kendime parklarda, sokaklarda koşturdum durdum. Çok soğuk havalarda bile koşmaya çalıştım. Zira Eskişehir soğuğu ciddi bir şeydir. “Koşmazsan donarsın.” Gerçekten donarsın, insanın bazı uzuvlarını hissetmediği günlerde bile ufak ufak koştum kendi çapımda. Neyse işte, sonra bir gün, her gün olduğu gibi, efendim şu kadar bu kadar koştum öyle böyle ölçtüm içerikli  Facebook paylaşımıma gelen bir yorumla aydınlandım ve koşu hayatım değişti. 

Nasıl?

Benim de farkında olduğum bir şey vardı, nabzımın koştuğum mesafe ve hızlar için çok yüksek olduğuydu. Benim gibi endişeli modeller için nabız pek ciddi bir konu, aman diyim kalp krizi falan geçirmeyeyim. Gerçi defalarca kardiyolog bezdirmişliğim ve “yok bir şeyin biraz gez açılırsın” gibi yorumlar almışlığım olsa da kalp konusu mühim. Hatta kardiyolog bir seferinde “ölçmesene nabzını ” dedi de ben durduramadım kendimi. Mevzu olan Facebook paylaşımıma şöyle bir yorum  gelmişti “Aslı, bu değerler için bu nabız biraz yüksek, istersen bir koşu antrenörü ile çalış, iyi birisini önerebilirim” 

Evet,dedim benim de aradığım buydu, harika haber :))

Ve

Aklına fikrine pek güvendiğim bu arkadaşımın yönlendirmesiyle bir bilenle çalışmaya başladım. Özgür Tetik hocam, bana aylık koşu programlarımı yazar, ölçümlerimi yapar, koşuyla ilgili her konuda yardımcı olur, ayakkabıdan tayta, demir ilacından, kan tahliline, aklıma gelen her sorumun cevabıdır kendisi. Bence şahane bir insandır. İlgili, bilgili, işinde uzman, akıllı, ayakları yere basan bir koşu hocasıdır. 

Sonuçta hepimiz bir birinizden çok farklıyız ve yapacağımız koşu antremanları da kişiye özel olmalı, bu programları da mutlaka konusunda uzman kişiler hazırlamalı diye düşünüyorum. Ya da ben böyle kendimi güvende hissediyorum. 

Bence bir bilene sormak hem sağlık hem de gelişim adına şart. 

İlk yarış /Runatolia 2017

Yarış mevzusu benim için Barış Manço’nun dediği gibi on puan,on puan, on puanla herkes şampiyon gibi bir şey. Bu yaşında koşmaya başlayıp sonra da hırs edinecek halim yok herhalde. Amaç başkalarıyla da beraber koşmak. Hep yalnız koştuğum düşünülürse, yarış kalabalığı bana büyük bir mutluluk veriyor. 

Ama ilk yarış herhalde en heyecan verici olanı olsa gerek. 

Fakat bu hikayeye başından başlamak gerekir. 

Türlü olayların peşi sıra gelmesi aslında koşunun benim hayatımda apayrı bir yere sahip olmasına sebep oldu. 

Geçen sene, 2016 yılının Temmuz ayında, yani bundan  tam bir sene önce, canım arkadaşım Zeynep Işık’ın akciğer kanseri olduğunu öğrendik, Haziran’da beraberdik öksürüğünü öksürük şurubuyla kesmeye çalışmıştık ama olmadı işte… Hayat dediğin göz açıp kapayıncaya kadar. Bir varsın, bir yoksun. Bu yokluk fikri, hastalık düşüncesi, kaybetme korkusu, nefes alma çabası beni koşturmaya başladı aslında. Kaçmak, unutmak, yalnız kalmak ve biraz düşünmek için Eskişehir’in ayaz kışında kendimi sokaklara vurdum. Koştum koştum, koştukça koşasım geldi. Zeynep gitti, ben kaldım. 

Kaldığım yerden daha uzaklara koşmaya çalışıyorum ve Zeynep hep yanımda. 

İlk yarış Antalya’ya denk geldi. Zeynep’i tanıdığım ve kaybettiğim şehir. Heyecan bir yana hafif bir buruklukla birlikte koştum. 

Evet tüm korkularıma rağmen on kilometreyi bitirebildim, sonuncu olmadım ve dostların sayesinde, Kansersiz Yaşam Dermeği için epeyce yüklü bir bağış topladım. 

Kendimle gurur duydum gerçekten ve bu duygu paha biçilmezdi. Beş aylık koşu maceramda geldiğim yerden, yaptığım şeyden o kadar mutlu oldum ki, sanırım bu tatmin duygusu koşuyla aramdaki bağı çok kuvvetli bir hale getirdi. 

Belki kaçmak için koşuyorum, belki daha fazla nefes alabilmek için ya da sadece koşuyorum. Bilmiyorum. 

Antalya’da da öyle oldu, sadece koştum, bazen gözümden ince ince yaşlar aktı ben öylesine koştum. Ve sanırım daha güzel bir ilk yarış olamazdı. Tüm duygularıyla iyi ki koştum Antalya’da.  

Ve elbette dostlar vardı :)) ❤️

Ayakkabı sorunsalı

Her koşmaya niyet eden insan evladı haliyle bu sorunsal ile yüzleşecektir. Kaçınılmazdır. En iyi ayakkabı en rahat ayakkabıdır aslında. Ayağıma giydim rahat ama koşarken de rahat olur mu? Evet olur ama benim gibi normalde giydiği numarayı alanlar bir zaman sonra akıllanıp, baş parmak acısına dayanamayarak bir ya da yarım büyük numarayı almayı öğrenirler.
Bunun dışında ayak içe mi dışa mı basıyor hikayesi var, internet kıyamet kadar bilgi ve görselle dolu bu konuda açıp bakınız, ya da varsa yakında, bir New Balance mağazasına uğrayıp baktırabilirsiniz. Hem ayakkabıları da pek güzel bence.
Ayakkabı çok kişisel bir şey gerçekten ve koşu yolculuğunda biraz da deneme yanılma yoluyla doğruyu buluyor insan galiba. Ve bu da kamyonlarca yük para demek oluyor. Şimdi bu durumda ben markadan yola çıktım mesela, Nike severim, markaya bir güvenim var, internet okumalarımdan da olumlu sonuçlar elde ettim o halde risksiz dedim ve aldım. Diğer seçenek Asics de olabilirdi, iki tane Asics ayakkabım oldu koşmazdan önce fakat baktım çok pahalı hemen vazgeçtim. Şu an için Nike Pegasus iyidir bana, içe ya da dışa basmak gibi bir durumum olmadığından normal basanlara uygun her ayakkabıyı alabilirim. Evet dersimi çalıştım ve öğrendim. Çünkü merak iyidir, araştırmak çok iyidir. Mesela sürekli ayakkabı denemek lazım, giy, çıkart, bak, incele, indirim yakala, modelleri öğren, fiyatları karşılaştır, işte bunlar hep meşgale, hep eğlence. Zaten neden koşuyorum ki, eğlenmek için 😊
Yeni ayakkabının koşuda en büyük etkisi motivasyon bence. Ayy yeni ayakkabımla koşsam şöyle güzel güzel diye bir durum var gerçekten. Özetle candır yeni ayakkabı ❤️

Her gün bir başka ben 

İstediğin kadar koş bir gün, diğer güne hiç benzemiyor. Bir gün rüzgar gibi koşarken, coşarken, diğer gün ayaklarım yerden kalkmıyor sanki ve nefesim asla yetmiyor. Çok moral bozucu ve berbat bir his bu. Sanki ilk defa koşmaya çalışıyor gibi oluyorum…
Mesela dün, hazır Ankara’nın nemsiz havasında koşayım dedim ama ne mümkün, 4.5 km koştum ve tükendim, taksiye binip eve zor gittim. Bazen böyle oluyor. İstediğin kadar zorla olmuyor işte. O zaman daha fazla acı çekmemek için bırakıyorum ama moralim bozuluyor, bütün gün keyfim yerine gelmiyor, sinir bir insana dönüşüyorum….
Şimdi İstanbul’da sıcakta koşamayacağım için spor salonundaki koşu bandına gidiyorum. Sabah öyle altıda kalkıp koşabilenlerden değilim, saatimi sekize kurup kendimi sekiz buçukta yataktan kazıdım resmen. Yok yani o sabah insanlarından değilim ben. Sabah kahvaltımı yaparım, kahvemi içerim, biraz dururum ancak öyle başlarım güne. Erkenden kalkıp, sabah sabah koşmak falan bana gelmez. Akşama gelince, İstanbul’da koşamıyorum, pek tekin gelmiyor ortalık. Karşıda otursam Caddebostan sahilinde koşabilirdim ama uzak işte orası. Sonuçta bu sebeplerle koşu bandını tercih ediyorum. Hem de kış için hazırlık oluyor ve iyi de oluyor aslına.

Koştukça koşasın gelir 

Söyleseler inanmazdım, anlatsalar anlamazdım ama koşmanın garip bir bağımlılık yaptığı ortada.
Mesela ben daha önce de böyle bir heves yoga yaptım, heves derken yanlış anlaşılmasın uzun yıllar sürdü aslında, hatta fazlaca ileri gidip hocalık eğitimi aldım ve işte o noktada yogadan kopmaya başladım. Orada bir “biz” olma hali vardı, yani işte,” biz yogacılar” gibi, üstelik daha fazla yogacılar ve daha az yogacılar olarak ikiye ayrışan biz olma durumu. Üstüne bir de aman evrene iyi enerji gönderelim iyi olsuncular, içimize doğru çıktığımız yolculuklar falan derken benim ruhum sıkıldı. Gerçi Metin Hara epeyce iyi düşünmüş galiba. Neyse şimdi konu o değil de söylemeden geçmeyeyim, yoga her zaman çok faydalı bir bedensel egzersiz özellikle koşu gibi bir sporla uğraşanlar için esnemenin önemi tartışılmaz. Koşu sonrası iyi bir esneme ve uzatma yaniiii “stretching” dostlar pek faydalıdır. Üşenmeyiniz yapınız.
Konuya döneyim bari, insan başlıyor koşmaya ufak ufak, kısa mesafelerle, sonra yavaş yavaş artıyor o mesafeler sanki sonsuzluğa doğru uzanıyor. 300 metre birden bire 3 kilometreye oradan 13 kilometreye ve işte öylece gidiyor. “Yok artık daha neler?” dediğin mesafeler küçülüp kalıyor. Hayret yani, ben de hala şaşırıyorum. Hala derken, Kasım ayında başladım koşmaya şimdi aylardan Temmuz. Şaka maka dokuz ay olmuş.
Ben kendi sınırlarımda dokuz ayda en uzun 13 km koşabildim henüz. Hedefim 12 Kaım 2017 İstanb ul Maraton’unda 15K koşmak. Epeyce heyecanlı.
Koşmak için sadece koşmak gerekli, evet uygun ayakkabı ve kıyafet de lazım ama o kadar aslında. Çıkar koşarsın, yorulursan yürürsün, sıkılırsan durursun işte o kadar. Ve de koştukça koşasın gelir. Fotoğraftaki gibi, yağmurlu bir kış günü, kimsenin olmadığı bir parkta koşmanın tadına varırsın mesela :))

İlk koşu malzemelerim

Koşma denemelerim devam ederken bir yandan internet araştırmalarım da tüm hızıyla sürüyordu. İlk kilometremi koştuğuma göre artık beş kilometre koşmaya hazırlanmam gerekiyordu ama önce üç km. koşmayı denemeye karar verdim, zaten acelem yoktu. Telefonuma Nike’ın uygulamasını indirdim, ama telefonu kola takma raconu var onu instagramdan biliyorum neyse gittim aldım kola takılan telefon kılıflarından, hem koşarken müzik dinlemek için de iyi oldu. O zaman yeni bir spor ayakkabı da şahane olur dedim, şöyle havalı bir koşu ayakkabısı. Gittim kamyon yüküyle para verdim nefis bir Nike Air zoom Pegasus 33 aldım kendime. Gerçekten nefis bir koşu ayakkabısı kendisi, birlikte yüzlerce km koştuk hala miyadı dolmadı yaklaşık 800 km gidermiş. Günler ilerledikçe mesafeyi arttırdım ve gerçekten üç km koşabilmeye başladım. Aman nasıl bir mutluluktur anlatamam evden çıkıyorum 25 dakikada 3km koşuyorum diye seviniyorum o zaman. O zaman derken yıllar önce değil geçen kışın başı yani. Hıza hiç takılmıyorum zaten, sadece koşma eylemine alışmaya çalıştığım bir dönemdi ve çok zevkliydi. Gerçi ilk defa hiç durmadan ve arada yürümeden üç kilometre koştuğum gün kendimi aşırı yorgun hissedip bütün gün yatmıştım. Bacaklarım çok ağrımıştı, kolumu kaldıracak halim yoktu hiç unutmuyorum o günü.
İnsan nasıl yüzmeye gitmek için mayo, bone, gözlük sahibi olmalıysa, koşmak için de uygun giyisilere sahip olmalıymış bunu da internetten okudum ve öğrendim. Koşu için özel üretilmiş tayt, tshirt, rüzgarlık, çorap vs vs vs. Listeyi çok uzatmak mümkün. Ben bir uzun, bir de diz altı Nike tayt aldım, iki tane de kısa kollu üst. Eskişehir’de Nike’ nin güzel bir outlet i var fiyatları da uygun olduğu için herşeyi oradan aldım. Zaten oldum bittim Nike severim o ayrı. İlk malzemerim bunlardı fakat sonra hızlı bir şekilde hava soğudu, o zaman termal bir üst, eldivenler, bir yelek ve bere aldım. Bütün kış bunlarla koştum ve hava bazen çok soğuk oldu -10 a kadar dışarıda koştum ama daha da soğukta koşmadım. Karda koştum, donda koştum, gece koştum, gündüz koştum, vakit bulabildiğim ve kendimi iyi hissettiğim her zaman koştum.
Ve sonunda bir gün 5 km’ yi hiç durmadan koşmayı başardım. Gururluydum öyle böyle değil.

Koşmaya nasıl başladım

Zamanla pek çok şeyi unuttuğum için yazmaya karar verdim. Başkaları da okursa ne güzel, yok okumazsa olsun önemli değil.
Aslında şöyle söylemek gerekir. Bu yaşıma kadar koşmaktan nefret ettim, gerçekten. Hem de öyle böyle değil. Koşmanın çok gereksiz ve zor bir eylem olduğunu düşündüm. Ne o öyle terlemek, nefes nefese kalmak falan hiç bana göre değildi. Anlaşıdığı üzere yeni koşucuyum, öyle yılların tecrübesiyle yazmıyorum yani, benimkisi günlük kıvamında bir şey daha ziyade.
Neyse efendim Kasım ayıydı yıl 2016, bir arkadaşımla kahve içiyorum ve konu spora geldi ki bu çok normal arkadaşım da fena halde fit bir kişidir haliyle konuşuyoruz işte spor, yüzme derken koşmaktan bahseder olduk. Ben hemen başladım konuşmaya, aldım sazı elime aman öyle sevmem böyle nefret ederim, şöyle gereksiz, böyle saçma bir şey koşmak, falan falan. Kahveleri içtik kalktık.

Ben eve döndüm, ertesi gün sabah spora gidiyorum baktım parkta yürüyüş yapan insanlar var. Hadi dedim ben de biraz yürüyüş yapayım, hava serin ama pırıl pırıl gökyüzü tam yürümelik yani. Biraz sonra aklımda çılgın düşünceler, “acaba koşabilir miyim?”
Bu arada park çok güzel, harika bir koşu parkuru var, beş yüz metre. Neyse efendim denemesi bedava ne de olsa, başladım koşmaya ancak üç yüz metre koşabildim, dilim dışarıda bıraktım, ne nefes alabiliyorum, ne ayaklarım bacaklarım gidiyor. Sinir oldum, bindim arabaya gittim salona, biraz yüzdüm rahatladım.
Ama kafama takıldı bu koşu işi. Instagram’da görüyorum pek çok arkadaşım koşuyor, hani özeniyorum da ama yapamıyorum. Açtım iPad’i sordum Google tanrısına “how to run?” yani nasıl koşulur Google söyle bana? Oooo ooo sonsuz yazı, video, başladım izlemeye ama dipsiz bir dünyaya düştüm ve bir noktada durdum. Giydim taytımı, spor ayakkabılarımı gittim parka tam tamına 1 km koştum ve kendimle çok gurur duydum.

İşte  her şey böyle başladı. 

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑