Koşuda kalıcı olmak

Uzun zamandır aklımda böyle bir düşünce var. Koşuda kalıcı olmak neden bu kadar zor acaba? Kimi insanlar, elit sporcuları saymıyorum ama bizim gibi faniler, zaman zaman koşudan uzaklaşıyorlar sonra bazılarımız geri dönüyor bazıları tamamen bırakıyor.

Bana gelince benim tutarlı bir tarafım yok. Zora gelince hemen uzuyorum. İşin gerçeği böyle. Ne zaman bir antrenör ile çalışmaya başlasam biraz sonra türlü bahanelerle koşmayı bırakıyorum. Oysa ki koşu benim hayatımda çok değerli bir şey, çok sevdiğim bir şey. Koşmak eğlenceli, koşmak özgürlük ama koşu kendimi ispatlamak zorunda olduğum bir yer değil mesela ya da nefesim sıkışıp boğulacak gibi hissettiğim bir yer de olmamalı. Koşmak öyle olmalı ki yürümek gibi olmalı. Koşmak yavaş olmalı. Bunu anlatmak zor. Bunu diğer koşanlara ya da koşu antrenörlerine anlatmak zannedersem pek mümkün değil. Buradan bakarak ben koşuda kendi yolumu çizdim. Kendi kendimin hocası oldum.

2019 yılının sonunda başka bir ülkeye taşınmak ve hemen sonrasında gelen Covid, üzerine bir de sakatlık koşu ile olan tüm bağlarımı zedeledi. Az değil üç yıl. Üç koca yıl neredeyse hiç koşmadım. 2020/2021/2022! İşin fena tarafı üç yılda üç yaş yaşlandım haliyle.

2017/2018/2019 yıllarında koştum toplamda üç yıl gibi sonra üç yıl neredeyse durdum ve Ocak 2023 de tekrar koşmaya başladım hatta Aralık 2022 diyelim biz ona. Aylık kilometreler şöyle 64,93,171 ve Mart hedefim 180K. Nisan ortasında üçüncü defa İznik Ultra’da koşuyorum 47K ! Yürek yedim herhalde. Önemli olan orada olmak, önemli olan denemek. http://www.iznikultra.com

İznik

Korkuyor muyum? Evet! En büyük korkum dizim arıza çıkartması ve yarışı bırakmak zorunda kalmak ama diz sıkıntı çıkartmazsa bir şekilde bitiririm bence. Bir diğer değişik durum ise en son ne zaman arazide ya da herhangi bir toprak zeminde koştum hatırlamıyorum bile. Kış Oslo’da o kadar uzun sürüyor ki toprak aylardır karın buzun altında. Nisan başı İstanbul‘a gidince bakıcaz bakalım toprak nasıl şeymiş. Görünce tanırım herhalde.

Canım İznik

Bu sene canım Sesil ve Meltem yanımda olmayacaklar ama en azından biraz güneş, biraz sıcak ve zeytin ağaçları olacak ortamda 😊

Sanırım

Galiba beni en çok üzen şeylerden biri de dünyada hala sanatçıları boş boş oturan insanlar zannedenlerin olması. Hatta bunlardan bazılarını tanımış ve hayatıma almış olmak kalp kırıyor gerçekten.

Geçenlerde birisi “ben böyle hiçbir şey yapmadan yaşayamazdım” dedi. Gerçekten böyle dedi.

Boş otururken ben

Kopup gidenler

İçimden o kadar çok şey kopup gidiyor ki bazen. Mesela bu gece… içim pırtık pırtık oluyor her an bir şeyler ruhumdan ayrılıyor sanki. Kendimi gecenin birinde sokaklara atmak istiyorum. Belki koşarsam içimi tutarım, yakalarım da benden kaçmaz gitmez. Bu gece böyle içim beni bırakıyor. İçim içine doğru kaçıyor. Aklım diyor ki boşuna uğraşıyorsun bırak gitsin. Bilmiyorum neyin peşindeyim. Bıraksam da gitse ama o giderken ben fark etmesem ve sabah olsa uyansam yeni bir güne. Ruhum özgürleşmiş olsa yine…

Çiçekler

Pazar günü koşusundan dönerken topladığım çiçekler. Bir demet şehir baharı. Oslo’da kaldırım kenarından topladığım çiçeklerin bazıları Türkiye’de de yetişiyor bazıları farklı. Burada gelincik göremedim hiç, soğuk herhalde ondan yetişmiyor kim bilir. Ne güzeldir gelincik ama dalından koparırsan hemen küser öyle işte çiçek dalında güzeldir. Bence de de öyle ama bu seferlik bir parça bahar getirmek istedim eve. Bahar derken aslında yaz Norveç için :)) Bana bahar, bize bahar.

Aerobic işler

Bugün koşmalarda aerobic işler peşindeydim. Zone 2/3 ayy yavaş koşmak ne kadar güzel bir şey. Anlatılmaz yaşanır o derece. Son zamanların en zevkli antrenmanıydı açıkçası. Sevmiyorum arkadaşım ben yüksek nabızda koşmayı sev mi yo rum. Olmuyor bana. Cidden sinirim bozuluyor.

Aklıma geldi birden;

Geçen gün birisi dalga geçti öyle “teyze pace” diye. Ne kadar işsiz güçsüz insanlar var şu dünyada gerçekten, uğraşacak daha önemli konuları yok herhalde. Neyse… saçma sapan 🤣

Sonuçta seviyorum yavaş yavaş koşup çiçekler toplayarak eve dönmeyi. Çünkü hayat rahat nefes alınca güzel 🥰

Konular değişiyor zamanla

Şu dünyada her şey sadece politik ve ekonomik aslında bunu bildiğin zaman için rahatlıyor gibi oluyor biraz. Mesela Corona konusu güzel gidiyordu ama insanlar sıkılmaya başladılar. Bir noktadan sonra artık kimse dünyanın neresinde kaç kişinin öldüğüne falan bakmaz oldu. Zaten normal olan da bu haliyle. Kimse gününü ölüm haberleriyle geçirmek istemez. İnsanları eve kapatır karşılarına da sadece virüs 🦠 haberi koyarsan insan sıkılır. Yedi buçuk milyar insanın yaşadığı dünyada hadi üç milyon insan ölse ne olacak? Bir günde kaç yeni bebek dünyaya geliyor? Yaşam nasıl da devam ediyor sınır tanımaz bir hızda. Neyse işte konu popülerliğini yitirdi haliyle temcit pilavı gibi hiç durmadan pompalanınca şişti patladı sonuç olarak. Neyse sonra biraz ekonomik trajediler gündeme geldi. Kendimizi kesecek noktaya geldik biz de herkes gibi. Sonra kim kime sınırını açtı falan mevzuları. Malum yaz geldi turizm önemli mevzu. ABD’de seçimler yaklaşıyor gündem lazım biraz derken şimdi #icantbreathe eğlemleri, bir polis bir insanı öldürüyor boğarak, dünya ayağa kalkıyor artık bu ırkçılık dursun bitsin diye. Mümkün mü? Asla! Dünyada insan var olduğu sürece bu böyle devam edecek. Din, dil,renk, ırk, köken ve hatta cinsiyet hep sorun olacak. Bugün şunu görüyorum insanlar sokaklara çıkıyorlar eşitlik için, ırkçılığa karşı durmak için ama ne yazık ki pek çok kişi efendim ekonomi bozuldu, salgın vardı, eve kapandık, bir sürü insan işsiz kaldı, tatile gidemiyoruz, bütün önlemler boşa gitti diye, hayıflanıyor, kendi derdinden öteyi göremiyor. Yani yine konu geliyor ekonomide kitleniyor. Hiç kimse düşünmüyor ki insanlığın geleceği bugünden çok daha büyük. Belki bir virüs bizi ya da sevdiklerimizi götürür ama belki bugün sokaklara çıkan gençler kendi geleceklerini değiştirebilirler. Birazdan buradan bakabilsek keşke. Ben de korkuyorum hasta olmaktan evet ama bu da işin bir başka yüzü.

Neyse sokaklar kalabalık diye koşmadım bugün. Ama zaten hafif bir boğaz ağrısı falan var. Belki de covid bilemiyorum ☹️

Sanırım virüsten daha büyük bir salgın korku salgını. Bunca insanı bu kadar çok korkutmak için daha kolay ve daha akıllıca bir yol olamazdı. Tebrikler dünya…

Hedefsizliğin şerefine

Tüm yarışlar iptal oldu malum. Virüs girdi hayatımıza o da malum. Neyse ki tüm dünyanın başına aynı şeyler gelip şartlar eşitlenince aslında bir şey olmuş ama da hiç bir şey olmamış gibi oluyor ya harika bir sistem bence. Kapadokya diyorum mesela mümkün olur mu? Kapadokya bir hedef olabilir mi? Aklımda çılgın sorular… Hedefini kaybeden insan kafası kesik tavuk gibi geziyor ortalarda işte, ne yaptığımız belli değil. Koşuda hedef arıyorum ben amaç yarışmak değilse bile o yarışa gitmek, koşmak, sosyalleşmek sonuçta. Bitirip, madalyamı alıp, üç beş fotoğraf çektiysem, iki Instagram postum varsa benden mutlusu yok zaten. Fakat…

Son zamanlarda market alış verişi bile büyük mevzu haline geldi. Spor olarak dezenfeksiyon dalında yarışıyoruz hepimiz. Markete git, çitile aldıklarını, yerleri, kapı kulplarını sil, süpür, yıka… ayyy deliricem galiba. Ayarım kaçtı iyice.

Yarın Pazartesi 18 Mayıs 2020 (yitik yıl) yirmiyle yirmiyi sadeleştirirsek =0 oradan bitti bu yıl. Neyse 😏

Konu o değil de yarın diyete giriyorum ve tekrar koşmaya başlıyorum. Hedefim düşük nabızda, az stresli zevkli koşu, niyetim diyet. Covid iştahı diye bir şey var, kesinlikle var ya da bunalım sonucu aranan mutluluğu tatlıda bulmak diye bir durum var bak o daha mümkün. Yemiyorum artık yeter gerçekten yeter.

Ama çok güzeldi 🥰😍

Yarın Pazartesi hedefim yarın hedefsizliğin şerefine koşmak ve insani sınırlarda yemek. Bakalım. Kısmet…

Bir yerde sıkışıp kalmak

Ne oldu şimdi dünyaya böyle? Kimse bilmiyor aslında. Öylece duruyoruz. Bakıyoruz. Herkesin bir fikri var ama gerçek ne acaba? Onun da fazla önemi yok zira herkesin yaşadığı kendi gerçeği sonuçta. Dünyanın en güzel yerlerinden birinde de olsan, mesela Norveç’te, yine de birilerinin kararıyla eve kapatıldığını, birilerinin kararıyla ülkeye kapatıldığını bilmek sinir bozucu işte. Yani bıraksalar uçağa binip gider miyim bir yere? Hayır. Ama bu benim tercihim olmalı. İki ay oldu yok lock down yok karantina, yok Coronavirus yok Covid-19 derken adım adım yaklaşan depresyonun ayak sesleri mi o? Hah ta kendisi işte. Sıkışmışlık duygusu sürekli boyun kasılması gibi. Hani boynu kasılır ya insanın kafası yüzseksen kilo gibi gelir. Söküp atsan o kafayı boynun rahatlayacak gibi. Ne tatsız oldu dünya amaaaan….

Koşmak bile istemiyorum… Bir dönem oldu korkudan koşamadım arkasından koşmadıkça koşamadım. Şimdi de sıkışmaktan koşamıyorum. Böylece bir kısır döngü içinde debelenip duruyorum. Bıktım valla bıktım. Ne güzeldi her şey aslında şundan iki ay öncesine kadar.

11 Kasım 2019 Oslo

Bambaşka bir ülkeye geliyorsun en korktuğun şeyler hemen karşına çıkıyor. Benim için en berbat şey başka bir ülkede hastalanmak mesela. Ne doktor bilirsin, ne de hastane, ilaç alamazsın bizdeki gibi öyle hemen kafana göre. Zor işte… Neyse. Oluyor böyle işler. Çocuk hastalanıyor, oranda buranda bir şeyler eline geliyor haydi toparlan Türkiye’ye git. Haliyle mecburen gidiyorsun ailen orada, eş dost akraba herkes doktor, özel sağlık sigortan var. Taşınmanın, yerleşmenin stresi yorgunluğu üzerine bir de bu iş tuz biber oluyor tahmin edildiği üzere. Neyse tehlikeli bir durum yok. İçim rahat, gönlüm ferah upuzun bir yolculuktan sonra döndüm geldim Oslo’ya.

Taşınalı daha bir ay olmadı. Eylül ayı eşya toparlamak, eşya ayırmak, kutu yapmak işleriyle geçti. Eylül ayında toplamda koşulan mesafe 98 km. Ağustos daha felaket 26km:)) Ekim ise 49km…

Ağustos sıcaktan, Eylül toparlanmaktan, Ekim taşınmaktan falan derken aylarca koşamamak tam bir motivasyon kaybına sebep oldu bende. Koşmadıkça koşasım gelmiyor yani tam tersi de geçerli de önce koşmaya başlamak lazım….

Düzen değişikliği garip bir şeymiş. Daha önce defalarca taşınmış bir insan olarak söyleyebilirim ki ülke değiştirmek gerçekten büyük bir hareketmiş. Karar verme aşamasından tut, çocuğun okulu, ev kiralamak, eşyaların gelmesi, oturma izinleri vs. Başından sonuna kanlı bir süreç ve inanın enerjisini vampir gibi emiyor bu işler. Şimdi artık bugün diyorum ki böylece gelmiş geçmiş olsun ve ben de normal hayatıma yavaştan geri döneyim.

Sakin bir kafayla koşmayı özledim, gerçekten özledim…

Mesele koşmak, soğukta donmadan, karda kaymadan koşmak… :)) Bir süre sonra karar vericem hangisi daha kötü soğuk mu yoksa sıcak mı?

Camdan bakınca bugün böyle -3C karlı :))

Koşmak mı, kaçmak mı?

Koşmak benim ruhumda tam olarak neye tekabül ediyor bilmiyorum. Unutmaya mı, kaçmaya mı, yoksa hayata direnmeye mi? Dayanıklılığımı mı arttırıyor, yoksa dayanamayacak gibi olduğumda hızla uzaklaşmaya mı alıştırıyor beni pek bilemiyorum. Hali hazırda zaten dik duran omurgamı daha da dik tutmamı sağladığı kesin ama.

İnsan zamanla hiç bitmeyecekmiş gibi gelen yolların bittiğini, kilometrelerin aslında hiç öneminin olmadığını anlıyor. Uzağa doğru attığım her adımda, aldığım her nefeste, nabzım yükselirken, terlerken, susarken, ayaklarım acırken herşeyin aslında ne kadar da geçici olduğunu biliyorum yani öğrendim.

Koşarken düşünceler birbirini kovalıyor, sorular, kavgalar, duygular, karmakarışık düşünceler, uçuşan fikirler ve ara sıra “kızım manyak mısın ne yapıyorsun sen burada?”sorusu. Yani beynim  çoğu zaman bacaklarımdan daha hızlı çalışıyor ama sonra birden aslında tüm o düşüncelerin nasıl da yok olup gittiğini farkediyorum ve…

Sessizlik.

20180619_143216-1

 

Zihin boşalıyor, ayaklar şişiyor ama sonrasında gelen o hafiflik o kadar güzel ki bir bakmışsın bağımlısı olmuşsun, bir bakmışsın koşmak seni ele geçirmiş ve birden aslında kaçtığın şeyin kendin olduğunu anlamışsın. Kendinden ne kadar uzağa gidebilirisin mesela 100 mil mi?  Peki ya sonra?

IMG_20180802_134408_571

Etrafını saran her nesneden uzaklaşıp, dağa, taşa, toprağa, ağaca, geceye, yağmura, güneşe, sıcağa, kara, yıldızlara doğru koşmaya iten şey ne acaba seni? Doğanın kucağında evinde gibi huzurlu hissettiğin o an, bir böceğin peşinden beş dakikadan fazla zaman harcadığın yarışlar neden? Koşarken gözünden boşalan yaşlar niye?

20180421_132055.jpg

Her ne kadar hedefin değil de aslında yolculuğun bütün mesele olduğunu anlatmaya çalışsan da etrafındaki bazıları için en önemli konu kaç pace ile koşulduğu değil mi? Hızlı ya da yavaş, önce ya da sonra ne fark eder? Etmez aslında. Şimdi ben kırk yaşımı aştım da ondan demiyorum bunu, yirmi de olsan, otuz da olsan hiç önemi yok bunların hem de hiç… Sen kimden kaçıyorsun, kime koşuyorsun, nereden geldin,  nereye gidiyorsun önce ondan haber ver.

 

Bir hayalin peşinden ya da bir hayale doğru koşsan bile, ne uzaklaşmak mümkün ne de yakınlaşmak…

IMG_20190122_135757_127-1

Aşk olsun kalbinde, sevgi olsun tüm hücrelerinde gerisi boş.

#seviyorsankosbence

Ayakkabı sorunsalı

Bazıları o kadar mükemmel ki, insan son derece ezik hissediyor kendisini. Başını nereye çevirsen harikulade insanlarla göz göze geliyorsun. Kariyer olsun, spor olsun, sanat olsun ve elbette ebeveynlik olsun herkes aşırı süper. Ben değilim. Hep ortalama bir kişi oldum ben. Hiç bir zaman çok başarılı oldum diyemeyeceğim. Bunun kötü bir şey olduğunu düşünmüyorum o ayrı.

Koşarken de aynı şey. Tür çeşit bloglar, yarış raporları okuyorum hepsi ayrı ayrı çok kıymetli başarı hikayeleri ile dolu. Gerçekten inanılmaz derecede takdir ediyorum ve hayranlıkla izliyorum. Peki ya biz sıradan canlılar? Ortalama kişiler biz ne yapıyoruz?

Bence her amatör deneyimlerini paylaşmalı. Bir yarışa yüzlerce, binlerce kişi katılıyor bunlardan ilk üçü kürsüye çıkıyor, ilk otuz kişisi diyelim sağlam sporcu peki ya geriye kalanlar? Biz de insanız, biz de koşuyoruz.

Neyse bence yola çıkmış olmak en önemlisi.

Koşan insanın ilk ve en önemli sorunsalı bence malzeme, malzemenin de birinci sırasında ayakkabı var. Herkesin ayağına, iskelet yapısına, nasıl bastığına ve koşu ihtiyacına göre değişen bir şey ayakkabı seçimi. Mesela ben çok hevesle aldığım Salomon ayakkabılarımla asla mutlu olamadım. Hikaye şöyle, Speed Cross 3 almıştım geçen yıl. Aradım, indirim kovaladım, buldum, ne yaptım ne ettim aldım harika bir çift. Rengi de mükemmel bir o kadar da seviyorum falan derken dördüncü giyişimde anladım ki olmadı… Koydum bir kenara öyle ki bakınca ayağım acıyor 😦 Bu sefer gittim Salomon Sense Ride aldım hem de mor. Ayağıma giydim süper rahat, ilk koşuda baş parmaklarım parçalanırcasına su topladı, alışırım diye zorladım, bir süre daha giydim koştum falan ama olacak gibi değil. Ayakkabı da o kadar güzel ki, kamyon yüküyle para vermişim bir de, madem öyle dursun kenarda koşarken giyemesem de giyerim ben bunu dedim. Biraz durdu sonra baş parmaklarım için silikon parmak kılıfı aldım, o hafta sonu giydim ayakkabıları gittim ormana koşmaya harika valla hasar sıfır. Eve geldim ayy nasıl mutluyum, hemen ayakkabıyı attım çamaşır makinasının 15 dakikalık kısa programına, deterjan da koymuyorum ki ayakkabılar zarar görmesin fazla da sıktırmıyorum zaten. Buraya kadar herşey nefis. Derken makinanın programı bitiyor ben de her zaman yaptığım gibi kurutmaya alıyorum programı. Neden? Çünkü içinde ayakkabı olduğunu unutuyorum o sırada. Ve? Sonuç ayakkabılarınızı asla kurutmayın !!! Ziyan oluyor. Ben yaptım siz yapmayın.

Acemilik böyle güzellikleri beraberinde getirir :))

Not: Giyemediğiniz ayakkabılarınızı ayak numarası uyan koşucu arkadaşlarınızla paylaşabilirsiniz. Mesela ben Sesil ile paylaştım, daha ziyade Sesil’e satmış oldum. Kendisi de ayrıca nefis bir kişi öyle yani….

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑