Hayatımda hiç öyle beş, on yıldızlı otellerde kalmadım. Hiç öyle bir merakım olmadı. Çadırım varsa ya da karavanım tüm yıldızlar benim zaten diyip hep kamp yaptım. Doğanın kucağında büyümüş bir insan olduğum için olsa gerek ne böcekten korkarım, ne karanlıktan. Soğukta üşümem, sıcaktan hoşlanmadığımı herkes bilir ama ağaç gölgesine bayılırım. Tekneleri sevmem, suyun içinde yazlık gibi bana ama denizle aşk var aramda. Öyle hep suda olayım diye bir derdim yoksa bile, iyot kokusu mu desem, yoksa o mavilik mi bilmiyorum da deniz bende tutkudur. Mavi mi, yeşil mi seçemem ama kızımın adını Mavi koymuş kişiyim. Konu doğa olunca işte kimse tutamaz beni. Şehir hayatının bunaltıcılığına dayanamadığımdan hep şehir dışında, ağaçların olduğu, gök yüzünü görebildiğim yerlerde yaşamaya çalıştım. Sanırım bu yüzden yazın İstanbul’da, Galata’da oturmak zorunda olduğumuz zamanlarda koşmak benim için eziyetli bir hal aldı. Şehir diyince, en büyük olanının en göbeğinde kalınca böyle oluyor işte. Her şeyle beraber koşmakta eziyet haline geliyor. İnsan koşarken düşünmek istiyor, nefes almak istiyor, çevrensine bakınca mutlu olmak istiyor. Ayaklarının altında yumuşak bir toprak istiyor. Yok ama yok… Şehirlerde bu yok. Asfaltta koşmak acı veriyor, dizlerimi ve belimi acıtıyor. Yanımdan arabalar geçiyor, egzoz gazı soluyorum. Yok yok ben şehir koşucusu değilim kesin bilgi. Patikaları koşsam, dağlara çıksam, toprak koksa, çam ağaçları sarsa etrafımı. Gökyüzü daha mavi görünse, doğanın sesini dinlesem sessizce daha ne isterim ki? 

